Federasyonun Qinghai Seferi – Kemal Cebecik

Kemal Cebecik – 06 Ağustos 2012 Pazartesi

“Qinghai ne yana düşer hemşehrim” diye sorsalar, Sinoloji tahsil etmiş olmama rağmen, bilemezdim. İnternetten kurcalayınca, anladık ki, Çin’in orta yerlerinde 6 milyon nüfuslu bir eyalet… Bir yanı Tibet, bir yanı Xin Jiang, nam-ı diğer Doğu Türkistan. Başkenti Xining… Nüfus, çoğunluğu Çinli olmak üzere Tibetli, Hui, Moğol ve Salar(Türk) unsurlarından oluşuyor ve %20 kadarı müslüman… Şehirde 13.yy’dan kalma bir de cami var.

Qinghai Uluslararası Geleneksel Okçuluk Turnuvası’na davet aldığımda bir heyecan bastı ki, sormayın. Bir yandan yurtdışında ülkemizi temsil edecek olmanın heyecanı, diğer yandan 25 yıl önce kapattığım Çince defterinin yeniden açılacak olmasının heyecanı… Ders notlarını, nasıl olsa bir daha lazım olmaz, diye çöpe attığımı o zaman hatırladım.

Unuttuklarımı hatırlamak için 25 gün kadar bir zaman vardı ama diğer Qinghai yolcusu Kenan KAYIHAN’ın vize işleri ile Turnuvanın şartları arasında yer alan doğal tüy ve adi gezli ok yapımı bu sürenin tamamını aldı, götürdü. Taa Ardahan’dan, Muğla’dan kaz kanatları getirttim. Konsolosluk kah davetiyeyi beğenmedi, kah fotoğrafı beğenmedi, nazlandı durdu. Vizeyi de uçağa binmeden önceki son günde zor zebil alabildik… Çalışamadım vesselam…

Koca Osmanlının torunu tezhipsiz sade bir yayla meydana çıksa, cümle aleme ayıp olur… Grozer’e sordum, “On günden önce gönderemem” deyince, Tokat cenahından Şevket BENLİOĞLU’nun yayı en iyi seçenekti. Kırmadı sağolsun… Okları da tezhipledik, birazını da ay-yıldızla süsledik. Cephane tamam.

Lise ve üniversitede Almanca okuduğum yetmezmiş gibi bir de Devlet Lisan Okulu’na gitmiştim. Velakin Almanlar da İngilizce konuştuğundan bir işe yaradığı yok. İngilizcem de internet İngilizcesi, pratik nanay… Bir yandan Allah’a dua ediyorum ki, Macar veya Slovak takımlarında Almanca bilen bir okçu olsun…

Yola çıkmadan önce, daha önce yurtdışında ülkemizi birçok kez temsil etmiş olan hocamız Yaşar Metin AKSOY’u arayıp, ne gibi hazırlıklar yapmamız gerektiğini sordum. “Önce iki paket çay, sonra bisküvi tarzı yiyecek alın… Özelikle akşam vakitlerinde boşluklar oluyor. O aralarda bağlama iyi iş görür. Yanına bir de bağlama al” dedi. Vara “bir de tuzluk alın” diyeydi.

Çayları koyduk bavula… Biraz da fındık içi aldık ki, hiç olmayanda enerjisiz kalmayalım oralarda. Bu kadar yükün üzerine bir de bağlama almak hiç iyi bir fikir değil… Acep, oralardan bir yerlerden bulunamaz mı? Yirmibeş yıldan beri Pekin’de yaşayan sınıf arkadaşım Hakkı ÇAĞLAR’a sordum. “Nerdeee… Gelirken, benim için bir bağlama al, dönüşte bana bırakırsın” dedi. Dediği gibi bir bağlama alıp, sırtıma vurdum, çaresiz…
Son hazırlıkları uzun yıllar Çin’de kalmış arkadaşım Halit UYGUN ve Çinli eşi Asena ile yaptık… Nelerle karşılaşabileceğimi, unuttuğum kelimeleri, cümle kalıplarını hatırlattılar… Artık hazırdım…

Önce Ankara’dan İstanbul’a uçtuk. Birkaç saatlik bir beklemeden sonra Pekin uçağı yanaştı aprona… Uçak, yarı yarıya Türk olmalı, diye hesap ederken, baktık ki, Türk yolcular pek seyrek… Koca airbus’ta ben diyeyim 40, siz deyin 50 Türk ancak var. Yanıma oturana nereli olduğunu sordum. “Almanım” deyince, içimden sarılmak geldi… Elektronik mühendisiymiş. Hannover’deki şirketleri Pekin’de büro açmış. Sık sık gidip geliyormuş. En azından, Pekin havaalanında kaybolmaktan kurtulacağız. Ne olacak bu Avrupa’nın hali, konulu bir mevzuu açtım ama fazla uzun sürmedi sohbet. Uyudu kaldı gariban…

Uçağın ön tarafındaki ekranlarda, geçtiğimiz yerleri gösteren bir harita var… Samsun, Batum, Azerbaycan, Hazar Denizi… Git Allah git, yol bitmiyor. Türkmenistan üzerindeyken ben de uymuşum. Uyandığımda yemek servisi başlamıştı. Çin diyarına ayak basmadan yiyeceğimiz son yemek bu. Aman karnımızı sıkı doyuralım, ki bir daha kim bilir ne zaman doyasıya bir yemek yiyebileceğiz… Hatta, hostes kızdan zulaya atılmak üzere su böreği istedik. Sıcacık börekleri getirdi ama, hemen yemezseniz zehirlenirsiniz, demeyi ihmal etmedi. Meğer bunlar taze değilmiş, uçakta donmuş halde bulunuyor ve ısıtılıp servis yapılıyormuş.

Uçak Pekin’e doğru süzülürken, elimi yüzümü yıkamak için ön tarafa yürüyünce, kendimi Türkçe bir muhabbetin içerisinde buldum. Kocaeli Üniversitesi hocalarından Doç.Dr.Faik ÇELİK ve İstabul’daki üniversitelerden birkaç asistan Çin’in dünya ekonomisini nasıl etkilediğinden bahsettik. Bir simpozyuma katılmak üzere Pekin’e giden hoca, bizim sebeb-i ziyaretimizi merak etti. Açıklayınca, “Ben de tarihi kıyafetlerle yapılan okçuluğu merak eder dururdum, aman ne iyi… Okçuluk kültürümüzü taa buralara getirip tanıtıyorsunuz. Masraflarınızı bizim hükümet mi karşılıyor?”

-Bizim hükümet köstek olmasın yeter, masrafları Çin tarafı karşılıyor, deyip, hocayı da çalışmalara katılmaya davet ettik.

Pekin Havaalanı’nın büyüklüğü konusunda o kadar çok şey duymuşuz ki, ciddi ciddi bir aksilik çıkmasından korkuyoruz. Bir de, benim pasaporttaki resim 2002 yılında çekilme… Kenan’ın yeni çekilmiş fotoğrafına problem çıkaran Çin tarafı, benim fotoğrafı bana benzetemezse… Olur mu, olur…

Yağmurlu bir havada Pekin’e ayak bastık… Herkes yürüyor, biz de uyduk kalabalığa… Önce pasaport kuyruğuna girdik. Arkamıza o asistan çocuklardan ikisi geldi. Kuyrukta beklerken, daha önce birkaç kez buralara gelip gittiğini anlatan bu kardeşlerimize, bavulları nereden alacağımızı sorduk… Velakin, eliyle işaret etmekle yetindiler. Ağızlarından iki laf almak için kerpeten gerekli…

Pasaport kontrolünde sorun çıkmadı. Oradan trenle bagaj alım yerine geçtik… Artık yalnızdık… Bavulları beklerken bir miktar döviz bozdurup, Çin parası (yuan)aldık. Information bürosundan Xining uçağına binmek için nereye gitmemiz gerektiğini sordum. “Sağdan devam et, asansörle dördüncü kata çık” dedi. Kıza Çince takrar ettirdim. Bu ilk Çince denememdi.

Bavullar elimizde sağdan devam ettik, asansörü bulduk. Bulduk ama, asansör iki kat yukarı çıkıyor, daha yukarısı yok… Bu nasıl dördüncü kat… Aynı yere yürüyen merdiven de çıkıyor. Çıkıp, burası dördüncü kat mı, diye sorduk. Evet , dediler. Meğer bu kat işi de Amerika’daki gibiymiş… Bizim zemin dediğimiz kat 1. kat sayılıyor…

Xining’e gideceğimiz Air China’nın bankosunu bulup chek-in işlemlerimizi yaptırıp, 25 no’lu kapının önünde yerimizi aldık. İşlerin bu kadar sorunsuz hallolmasına şaşakaldım. Laptopu kurup, sağ salim Çin’e ayak bastık, diye, e-mail göndermenin tam zamanı… Ancak, şifresiz bir wireless bağlantısı bulamadığımızdan, e-mail gönderme işini bir başka zamana ertelemek zorunda kaldık…

Ben şifresiz bir wireless arar dururken, başımı kaldırdım ki, Slovakya’dan Peter ve eşi Valeria bana bakıyorlar… Bir sarıldık ki, sormayın gitsin… İlk işim Valeria’ya Almanca bilip bilmediğini sormak oldu. Bilmiyormuş ama Peter az biliyormuş. Az, maz, biliyor ya…

Slovakya’dan sonra diğer takımlar da sökün ettiler. Romanya, Macaristan, Yunanistan, Peru… Peru’yu duyunca, Kenan “Yine de biz şanslı sayılırız. Bunlar kimbilir kaç zamandır yollarda…” diye, acıdı garibanlara…

İkibuçuk saat süren Xining yolculuğunu en önde ve cam kenarında yaptık… Yol boyunca, güzel bir havada köyleri , kasabaları, ormanları, tarlaları izleme fırsatı bulduk… Uçaktaki hostes kızlar, artık Kenan’ın pazularından mı etkilendiler, nedir; gelip gidip, su ister misin, buz ister misin, meyve suyu ister misin, tavuk ister misin, diye, sorup duruyorlar. Bakım iyi… Kenan’ın pazularından ben de yararlanıyorum arada…

Xining’e indiğimizde hava kararmaya başlamıştı. Bavul bekleyişi diğer takımlarla tanışma fırsat oldu. Bizim bavullar sona kaldığı için, en son biz çıktık alandan… Her takıma bir rehber görevlendirmişler. Takımlar çoktan yarım otobüslerde yerlerini almışlar… Türk takımı olduğumuzu söyleyince elinde listeyle bir kızcağız geldi. Kaç kişi olduğumuzu soruyor.

– Kaç olacağız, iki kişiyiz, hepi topu…
-Diğerleri nerde?
-Hangi diğerleri?
-İlkay Demirhan, Bilal Hayri DOĞAN?
-Yahu, onlara davetiye göndermediniz ya…
-Bunlar yolda mı, ne zaman burada olacaklar?
-Ne yolu, bacım, afedersin… Takımı buraya tam getirmek için atmadığımız takla kalmadı.

Rehber takmış kafaya, durmadan, diğer üç kişi nerede, diye soruyor. Rehber İngilizce öğretmeni olduğunu söyledi ama telaffuzu bir değişik geldi bize…

Neyse, bizi son model bir jeep’e bindirdiler. Arkaya kurulduk… İstikamet Ledu kasabası…

Xining Havaalanı, Xining şehri ile yarışmaların yapılacağı Ledu ilçesi arasında yer alıyor. Ledu’ya yaklaşık 90 km. mesafede ve yol otoban… Yol boyunca, buralara daha önce gelip gelmediğimiz ve gelmeyen diğer arkadaşların durumları konuşuldu, durdu.

Otobandan çıkar çıkmaz, konaklayacağımız Kangtai Otelinin önünde bulduk kendimizi… Otelin lobisi kayıt yaptıran takımlarla hıncahınç dolu… Ortaya bir kayıt masası kurulmuş, kartlar ve yemek fişleri dağıtılıyor. Daha sıra bize gelmeden, bu defa, yine, gelmeyen diğer arkadaşların neden gelmedikleri konusu açıldı. İşin ilginci, bunların elindeki listede Kenan’ın ismi yok… Onun yerine başka bir arkadaşın ismi yazılı… Bu Kenan nasıl gelmiş… Al sana bela…

-Yav kardeşim, Kenan’ın vize işleri neredeyse devlet krizine neden olacaktı, bilmez gibi, ne sorup, durursunuz?
Anlayan yok. Hala, bu Kenan buraya nasıl geldi, mevzusundayız. Artık dayanamadım:
-Justin nerede? Bana Justin’i bulun, size o anlatsın bari…
-Justin de kim? demezler mi… Bizim bu turnuvaya katılmamızı sağlayan Justin Ma’yı tanıyan yok. Artık ölür müsün, öldürür müsün?

Neyse, zor bela, kayıtlarımızı yaptırıp, yemek fişlerimizi aldık. Odamıza çıktık. Otelde Türk takımı için ikişer yataklı üç oda ayrıldığından, iki ayrı odaya yerleştik. Gelmeyen arkadaşlar sayesinde, saltanatımız iyi. Lakin odada wireless yine yok…

Vakit epeyce ilerlemiş olmasına rağmen aç yatmayalım, diye, bizi şehirdeki müslüman lokantasına götürdüler. Lokantada önce çorba türü şeyler önerdiler ya, pek oralı olmadık. Sonra kebaplar geldi. Nefisti. Adeta parmaklarımızı yedik. Otele döndüğümüzde saat 24’ü çoktan geçmişti. Rehber odadan çıkmamamızı sıkı sıkı tembihledikten sonra, kahvaltının sabah 07.00 ila 08.00 arası olduğunu hatırlatıp, gitti.

Sabah şiddetli bir baş ağrısıyla uyandım. Ledu kasabasının rakımı 2000 metreden fazla olduğundan, mahalli basınç farkı vücudumun dengesini bozmuştu, anlaşılan. Kahvaltıya indik… Sıra sıra yemekleri dizmişler. Lakin bize hitabeden sadece haşlanmış yumurta var. Bir haşlanmış yumurta ve bir avuç fındık eşliğinde bir bardak kahve… Ardından ağrıkesici hap…

Kahvaltıdan sonra, lobiye indik ki, rehber bizi bekliyor. Kim söylediyse, sadece yumurta aldığımızı duymuş. İlla çalıştığı şirkete kahvaltıya götürmek istiyor. Biz de, diğer takımlarla tanışmak, kaynaşmak istiyoruz… Lakin rehber beni yakaladı mı bırakmıyor. Her şeyi en ince detayına kadar anlatıp, anlaşıldığından emin olmak istiyor. Kahvaltı krizinden sonra, Çin’de kullanmak üzere bir hat almak istediğimi söyledim. China Mobil firması hemen otelin yakınındaymış. Kontörlü bir hat aldık. İlk önce Pekin’deki Hakkı’yı aradım ki, arada anlaşmazlık çıkarsa O’na müracaat edicez. Hakkı’nın sesini duyunca nasıl rahatladım, anlatamam.

Bugünkü programda, yarışma alanında açılış gösterileri ve alıştırma atışları var. Akşam 20.30’da da şehir stadında Açılış Seremonisi… Yarışma alanına yarım otobüslerle geldik. Çin’in diğer eyaletlerinden gelen takımlar çoktan yarışma alanında yerlerini almışlar, gösterileri izliyorlar…

Herkes birbiri ile tanışıyor, yaylarını, oklarını, kıyafetlerini inceliyor… Güzel bir ortam var… Bu sırada da şiddetli bir yağmur başladı. Gösteriler durdu. Çadırların altında, muhabbete devam ettik. Justin gelip, beni buldu. Sarım, gürüm olduk. Gümüşhacıköy’den tanıştığımız Zhang Li de oradaydı. Kırk yıllık ahbap gibi sarıldık birbirimize…

Derken bir düdük çaldı… Görevlilerden birisi çadırların altını boşaltmamızı istiyor. Yağmur nedeniyle öğleden önceki program iptal. Otele döneceğiz.. Rehber geldi, yine uzun uzun anlatıyor. Döndük otele…
Otobüsten iner inmez ” seni birisi arıyor” dediler. Beni burada kim tanıyacak ki, hayırdır inşallah… Gelsin, dedim. Rehber ve otel görevlileri arasında, kırk yaşlarında, kısa boylu, zayıf, siyah bıyıklı birisi geldi. “Men Davut… Men de Salır’ım, Türk’üm” dedi. Vayyy benim gardaşım, deyip öyle bir sarıldık ki, benim 3 numara yakın gözlüğü arada sıkışıp kırılmış, haberimiz yok… Elin memleketinde bakarkör kalacağım neredeyse. Davut, bir şeyler anlatmaya çalışsa da, benim onu dinlediğim yok. Sadece sarılmak, sevmek istiyorum. Rehber ve diğer görevliler, tabloyu şaşkınlıkla izliyorlar.

Qinghai eyaletinde %4 oranında Salar Türkü yaşadığını biliyorum ama koca eyaletin neresinde yaşadıkları hakkında bir bilgim olmadığından, böyle bir karşılaşma benim için tam bir sürpriz oldu. Bu eyalette 130.000 kadar nüfusa sahip olan Salur Türkleri, Oğuz boyundan olup, doğrudan doğruya Anadolu Türklüğü ile yakın akraba konumunda…

Öğle yemeğine kadar, biraz İngilizce, biraz Çince, biraz Türkçe muhabbet edip, birbirimizi tanımaya çalıştık… Öğle yemeğinde de yine sıra sıra dizili yemeklerin önünden hızla geçip, erik büyüklüğündeki domateslerden ve birkaç dilim karpuz aldık… Eksikleri de fındıkla tamamladık… Tuz kullanma alışkanlığı olmadığından, masalarda tuzluk yok. Bizim dışımızdaki herkes,yemekleri Çin çubukları ile iştahla yiyorlar…

Yemekten sonra, yağmur dindi. Biz de rehbere görünmeden, şehri şöyle bir gezelim, diye dolaşmaya çıktık… Bakkalları, kasapları, manavları, berberleri, açıkta satılan etleri, tamirci dükkanlarını gördük, fotoğrafladık.
Sonradan öğrendik ki, biz şehrin sanayi tarafına doğru yönelmişiz. Bu sırada, şehrin her yerinde hummalı bir süsleme çalışması var… Yollara şişirme taklar kuruluyor, yol kenarları rengarenk bayraklarla donatılıyor.

Otele döndüğümüzde herkes otobüslere binmiş, bizi bekliyorlar. Hemen malzemelerimizi alıp otobüste yerimizi aldık. İstikamet yarışma alanı. Rehber, bu defa , stadyumdaki açılış nedeniyle, akşam yemeğinin 17.00’de yeneceğini, 18.00’de stadyuma gidileceğini anlatıyor. Biliyoruz, bacım… İşini bu kadar sevmek, böyle de titizlik olmaz ki…

Öğleden sonra güneş açtı… Çok güzel bir hava var. Yaptığım okları ilk defa orada deneme fırsatını buldum. Hepsi de gayet düzgün uçuyor… Altmış metrede çok isabetli atışlar yaptım… Kendime güvenim geldi.
Koreden, Çin’den okçuluk firmaları alanda yerlerini almışlar, ürünlerini sergiliyorlar. Fiyatlar olağanüstü pahalı. 250 Euro’ya sentetik yay, 30 Euro’ya ok satıyorlar, ki ok da ok olsa… Bu arada benim oklar ilgi odağı oldu. Herkes fiyat soruyor… Satılık değil , demekten yoruldum. Alıştırma atışları sırasında, diğer yarışmacıların oklarına baktım ki, oklarda bizden başka doğal tüy kullanan yok… Turnuvanın en salak takımı kupasını çoktan hak etmişiz.

Alıştırma atışlarından sonra otele döndük. Akşam yemeğine indik. Yine yemeklerin önünden hızla geçip, o küçük domateslerden ve diğer meyvelerden aldık. Üzerine de fındık içi…Yemekten sonra, geleneksel kıyafetlerimizi giyip aşağı indiğimizde rehberim beni tanıyamadı. Yanından geçerken, onun gözü asansör kapısında beni arıyordu.

Otobüsler, açılış seremonisinin yapılacağı stadyuma yakın bir yerde bizi indirdiler. Stada doğru yürürken, geleneksel kıyafetler içinde yürüyen okçular ilgi odağı oldu. Stada doğru akın eden ahali, okçularla fotoğraf çektirme peşinde… Biz de”cheese” diye diye epey poz verdik. QHRTV ve CCTV televizyonlarının canlı yayın araçları yerlerini almış.

Güvenlik kontrolünden sonra, nerde konuşlanacağımız konusunda bir kargaşa olduysa da fazla uzun sürmedi . Spor salonuna toplandık. Burada, her ülke için hazırlanmış flamaların arkasında yerlerimizi aldık. Takımların geçişi sırasında yalnızca milli bayrakların taşınacağını, onun dışında bayrak ve flama taşınmayacağı duyuruldu. Bizim rehber bu defa “bayrağınız nerede” diye kafamızı ütülüyor. Dün akşam kayıt sırasında verdik ya… Kime vermişiz, onu soruyor. Ne bileyim, kardeşim… Kimi tanıyorum ki… Derken demir bir sap takılmış halde bizim bayrak çıktı meydana… Bütün takımlara bayrakları dağıtıldı. Bayrak krizi de böylelikle tatlıya bağlanmış oldu. Hemen yanımızda da Justin ABD bayrağını taşıyor… Orada bile müttefikimizden ayrılamadık vesselam. Dışarıya çıktık, resmi geçit pozisyonu aldık… Yarışmaya katılan 23 ülke takımı hem sıramızı bekliyoruz, hem de durmadan “cheese” deyip, poz veriyoruz. Bu sırada Salur Türkü Davut geldi. Bizi diğer arkadaşlarıyla tanıştırıyor. Yine sarım, gürüm…

Tribünler, saha kenarları hınca hınç dolu, bırak oturmayı, ayakta dikilecek yer yok. Derken sıramız geldi. Ponpon kızlardan oluşan bir koridor içerisinde yürümeye başladık… Mebus adaylığım zamanından, böyle kalabalıkları selamlamaya alışkın olduğumdan, bir elimde bayrak, diğer elimde Osmanlı yayıyla her tribün grubunu coşkuyla selamladım ve coşkulu alkışlar aldık… Selamlama turundan sonra biz de sahadaki yerimizi alıp, fotoğraf çekme fırsatı bulduk… Bizden sonra Çin’in diğer eyaletlerinden gelen takımlar geçiş yaptılar. En son olarak da bir grup asker ellerinde Çin bayrağı ile resmi geçit yaptılar. Bütün ahali onları ayakta alkışladı… Çin dışından gelen takımlar hepsi geleneksel kıyafetle gelmişken, Çin takımlarından birkaçı geleneksel kıyafet giymiş, diğerleri fötr şapkalı… Batılıların giymez olduğu fötr şapka, kendisine buralarda iyi taban bulmuş gibi görünüyor.

Resmi geçit işlemi bitince, günün anlam ve önemi konulu konuşmalar yapıldı. Her konuşmacı kürsüye çevirmeni ile birlikte geliyor, kırmızı kaplı dosyayı açıp hazırladığı konuşmayı okuyor, ardından çevirmen konuşmayı İngilizce’ye çeviriyordu. Konuşmalar, çok itinalı bir düzen içinde yapıldı. Tribünlerin tam karşı tarafına 30’ar metreden toplam 90 metre uzunluğunda üç dev ekran kurulmuş; yine sahanın ortasına 40 m uzunluğunda bir sahne yapılmıştı. Konuşmalardan sonra, tribünde bizim için ayrılan bölüme koşar adım geçip sahayı boşalttık. Boşalan sahayı, stad dışında bekleyen gösteri grupları doldurdu. Bir saat boyunca, çok iyi dizayn edilmiş ve binlerce kişinin görev aldığı fantastik bir gösteri yapıldı.

Facebook’ta linkini paylaştığım bu gösteri gerçekten çok etkileyiciydi. Gösterinin son beş dakikasında ise havai fişek gösterisi yapıldı ama böylesi bir gösteriye ilk kez tanık oldum… Gösteriyi hayranlıkla izlerken, bir yandan da aklım, gündüz gördüğüm mezbeleliğe takılıyor, bu ne çelişki, diye düşünmekten kendimi alamıyordum.

Açılış seremonisinin ardından otele geldiğimizde saat 24.00’ü geçiyordu. Rehber yine dışarı çıkmamamızı tembih ederek ayrıldı.

25 Temmuz günü, sabah yine şiddetli bir baş ağrısıyla uyandım. Kahvaltıda bu defa bize ikişer haşlanmış yumurta verdiler. Yine kahve, yine fındık içi… Ardından ağrıkesici hap…

Bugün yarışmalar başlıyor. Yarışma alanına geçtik. Eyaletlerden gelen takımlar bizden önce alana intikal ettiğinden, masalar ve oturaklar çoktan sahiplenilmiş… Masa ve oturak bulmak için dönüp durduk… Stand için hazırladığımız federasyon ve dernek flamasını astık ama masa yok. Oturaktan vazgeçtik, hiç olmazsa bir masa bulmamız lazım. O sırada, Slovak ekibi bir masa buldu. “Aman gelin bizim flamanın önüne oturun. Burası boş kalmasın…” Kırmadılar, sağolsunlar… Böylelikle masa ve oturak krizi de tatlıya bağlanmış oldu.

Yarışmalar doğal materyal geleneksel yaylar, modern materyal geleneksel yaylar ve modern malzeme recurve (olimpik) yaylar olmak üzere üç kategoride yapılıyor. Doğal materyal geleneksel yaylar bölümüne katılım az… Biz, modern materyal geleneksel yay kategorisinde, 6 ıncı kulvarda yarışacağız ve en çok katılım da bu kategoride…
Hedefler; doğal materyal geleneksel yay kategorisinde 50, modern materyal geleneksel yay kategorisinde 60 ve olimpik yay kategorisinde 70 metreye kondu. Bu bölümde, atışlar dörder okla yapılacak ve üç kez tekrarlanarak toplamda on iki atış yapmış olacağız.

Atışlar başladı. Kayıtlarda Türk takımı 5 kişi göründüğünden 6 ncı kulvar çoğunlukla boş kaldı. İki gün boyunca, orada olmayan arkadaşlarımızın isimleri okundu, durdu.

İlk atış sırası Kenan’da… Kenan da, tüyleri doğal hindi tüyünden yapmış ama oklar düzgün uçmuyor, diye şikayetçi. Kenan atışlarını yaptı, ancak, isabet sağlayamadı. Sıra bana geldi ve dualar eşliğinde atışlara başladım. İlk ok hedefi üstten teğet geçti. İkinci atışım hedefin ortasına saplanınca, Kenan “Bravoo hocam” diye tezahürata başladı. Üçüncü atışta yayı tam çektim ve bıraktım. “Çat” diye bir ses duyuldu. Ok iki parça halinde birkaç metre ileriye düştü. Kiriş yaydan kurtuldu, fırladı gitti. Elimde bir cm kadar bir kesi oluştu. Kanıyor.

-Ne oldu, Kenan?
-Kiriş koptu.
Kiriş önemli değil… Bu arada, muhabirlere malzeme çıktı… Herkes elimin kanayan fotoğrafını çekme derdinde… Alelacele, plasterle yarayı sarıp, kalan iki atışı Kenan’ın yayıyla yaptım ama karavana… İlk etapta 7 puan almıştım… Kenan, elinde sağlam kirişle geldi ve “sanırım yayda bir problem oldu” dedi.

Atıştan sonra doktor çağırdılar… Kısa bir süre sonra sağlık ekibi geldi… Yarayı temizleyip sardılar… O gün akşama kadar elimde kocaman bir sargı beziyle dolaşmak durumunda kaldım.

Altmış metre atışlarında başka isabetli atış yapamadım. Ancak, Kenan atışlarına benim oklarla devam etti ve şeytanın bacağını kırdı; biraz puan topladı. O sırada tuvalete gitmem icap etti. Rehber tuvaleti gösterdi. Gittim ki, tuvalet dedikleri yerde ne kapı var, ne tuvalet taşı var, ne su var ne de tuvalet kağıdı var… Daha önce tuvaleti kullananların dışkıları aynen duruyor… Midem bulandı. Kendimi dışarıya zor attım… Artık yüzüm ne haldeydi, bilmiyorum… Bu kadar masraf edip de, tuvaleti bu halde bırakmak nasıl bir anlayıştı, şaştım kaldım. Rehberden tuvalet kağıdı istedim. Çantasından bir paket kağıt mendil çıkarıp verdi… Birkaç tanesini ıslayıp, midem bulana bulana, en dip tuvalette hallettim işimi…

Öğle yemeği için otele döndük… Bugün yemekte balık da vardı.. Domates ve meyvenin yanına biraz balık ekledik. Artık fındıktan gına gelmişti. Tekrar yarışma alanına dönmek için otelin önünde bekleştiğimiz sıra, otelin önüne bir polis aracı yanaştı ve arka koltuktan rehberim indi. Hiç bozuntuya vermedim. ” Şimdiye kadar hep sen beni beklemiştin. Bugün de ben seni bekledim…” dedim.

Yarışma alanına döndük. Üçüncü etap atışlardan sonra, hedefler 20’şer metre yakına getirildi. “Bu da yaklaşan puta koşusu herhal… “diye yorumlar yaptık. Yine dörderden on iki atış yapılacak. Flamamızın altında otururken, Qinghai Üniversitesi’nde hoca olduğunu söyleyen Ma ile tanıştık. Kendisi altmış yaşlarında, Xining’de oturuyor ve müslüman… Benim aklımda, Xining’tek tarihi camide bir teravih namazı kılmak var. Ma’ya fikrimi söyledim, “olur” dedi. İyi, yarın akşam bu iş için uygun… Bu akşam için programda bir etkinlik görünmüyordu. Bağlamayı meydana sürmek için uygun bir zamandı. Takımlara, akşam otelde Türk Halk Müziği dinletisi tertip edeceğimizi bildirip, kendilerini davet ettik. Saatini soruyorlar. Saatin otel yönetimi ile konuştuktan sonra netleşeceğini ve duyuru yapacağımızı bildirdim. Elimin ağrısından bugünkü 40 metre atışlarında ancak bir puan alabildim. Kenan epey puan topladı.

40 metre atışlarının bir kısmı ertesi güne kaldı. Otele döndük… Yemekten sonra, otel yönetimine başvurup, bağlama dinletisi için salon ayarlanmasını istedik. Herkes bir üstüne sora sora nihayet “Tamam, olur” cevabını verdiler. Çay ve kahve servisi yapılmasını istedik, “siz alırsanız olur” dendi. Kenan gelirken biraz Türk kahvesi getirmişti. Tamam onu ikram ederiz, dedik. Bağlama dinletisi için akşam 22.00’yi kararlaştırıp, şehir gezisine çıktık. Otelin hemen karşısında, Sarı Irmak üzerinde kurulu köprüden ırmağın akışını izledik bir süre… Binlerce yıldan beri Tibet topraklarından aldığı toz toprağı Bohai Denizi’ne taşımaktan hiç yorulmamışçasına, yine coşkun, yine deli dolu ve yine sarı akıyor. Geçtiği yerlere bolluk ve bereket saça saça… Şehirde çok belirgin bir yapılaşma hamlesi var. Bizim TOKİ benzeri otuz katlı yapılar adeta bir vinç tarlası oluşturuyor. Slovakya ve Peru takımlarıyla gide gide kent meydanına vardık… Kalabalık bir meydan… Bir tarafta fıskiyelerle su dansı gösterileri yapılırken, bir başka tarafta geleneksel çalgılar eşliğinde sıra halinde dans eden gruplar vardı. Buraya yabancıların yolu pek seyrek düştüğünden epey ilgi odağı olduk… Otele döndüğümüzde takımlar lobide yerlerini almışlar, kasalar dolusu bira ile bizi bekliyorlar.

Gece geç vakte kadar çaldık, söyledik… Coşkulu alkışlar aldım. Romen ve Rus takımından arkadaşlar da gitarla kendi müziklerinden örnekler verdiler. Çok güzel bir etkinlik oldu. Alman, Macar, Romen , Yunan, Rus ve Polonya takımları tebrik ve teşekkür ettiler. Ben bağlama çalarken otel yönetimi ile Kenan arasında kahve krizi patlak vermiş. Otel personeli Türk kahvesi yapmayı bilmiyor. Kenan “tamam ben yaparım” dese de, onu mutfağa sokmamışlar…. Herkes bira içtiği için, krizi derinleştirmedik…

Sabah yine şiddetli baş ağrısı ile uyandım… Yine yumurta ve kahveden oluşan kahvaltı… Üzerine ağrıkesici hap… Bugün öğleden önce, dün yarım kalan atışlar tamamlanacak. Benim daha dört atış hakkım var. Öğleden sonra 15.30’da da kapanış seremonisi var. Seremoniden sonra da, ayarlayabilirsek teravih kılmaya gideceğiz.

Yarışma alanına geldik. Takım olarak bir iddiamız kalmadığı için, son parti atışlarımı oturarak ve ters dönerek yaptım. Bu atışlarda bir puan daha aldım ve 9 puan toplamış oldum. Kenan da 17 puan topladı… Kötü bir sonuç değil ama, diğer takımlar kalabalık ve sıralama takım bazında yapıldığı için bir şansımız yoktu zaten…Böyle zamanlarda hararetli bir satış ve malzeme değişim furyası başlıyor. Yine öyle oldu. Shan Dong eyaletinden bir okçu benim tirkeşe kafayı taktı. Seremoniden sonra teslim etmek üzere sentetik bir Çin yayı ile değişim yaptık. Okların üzerine “10 USD” yazıp satışa koydum. İki tanesi satıldı. Ben de birkaç ıslıklı ok aldım…

Malzeme değişimi tüm hızıyla devam ederken Xining’li Hoca Ma geldi. Hoca Çince’den başka dil bilmediğinden telefonla Hakkı’nın yardımıyla anlaşmaya çalışıyoruz. Hoca, teravih değil de Cuma namazının daha uygun olacağını düşünüyormuş. Doğru ya, yarın Cuma… Pekin uçağımız akşam kalkacağından gündüz akşama kadar boşuz. Bu Cuma namazı fikri daha iyi geldi. Tamam, dedik. Hoca, ancak bir sorun var, emniyetten izin alınması lazım. Emniyet zaten yanımızda… Rehbere anlattık. Ben buna karar veremem, amirlerime sormam lazım, dedi… Uzun telefon muhaberelerinden sonra, bu konunun kapanış seremonisinden sonra karara bağlanacağını bildirdi. Al sana yeni bir kriz…Değişim ve satış faslından sonra, otele döndük… Otobüsten inince, baştan beri bir türlü samimiyet kuramadığımız rehberi öğle yemeğine davet ettim. Kabul etmedi… Israr ettim. Bu defa amirlerime sorayım, dedi… Amirim dediği de, otelin lobisinde, bizim sıradan personel sandığımız görevliymiş. Bu defa da o görevli izin vermedi. Ortaya çıkan duruma hem ben çok üzüldüm, hem de o üzüldü…

Öğle yemeğinde yine meyve ve o küçük domateslerden yedik… Birkaç parça da tavuk eti…Sıra geldi kapanış seremonisine… Kim birinci, kim ikinci, kim sonuncu bilen yok. Bu tür turnuvalarda kimse eli boş kalmasın diye, kıldan tüyden madalyalar verilir. Acaba, komitenin bize de böyle bir madalya verme düşüncesi var mı, onu merak ediyoruz. Rehbere durumu anlattık… Ben bu soruyu soramam, dedi… La havle…
Bindik otobüslere, vardık stada… Biz yoldayken, bir yağmur başladı ki, toplanan ahali stadyumdan kaçışıyor. Hiçbirimizde şemsiye yok… Binaların saçakları altına saklandık. Stadyumda çok az bir görevli kaldı. Bize de, otobüslere binme talimatı verildi. Tekrar otobüslerde yerlerimizi aldık. Bekle Allah bekle… Saatler geçiyor ama bir türlü hareket emri gelmiyor.

Günlerdir yorgun olan okçular birer birer uykuya daldılar. Oturmaktan bacağım uyuştu. Azıcık ayakta gezineyim de geçsin, dedim… Ayakta duramıyorum… Birden “Bayburt, Bayburt olalı, böyle zulüm görmedi” diye bağırdım. Herkes birbirine soruyor. İngilizce mi söyledi, Almanca mı söyledi, Çince mi söyledi…. Kahkahayı patlatıp, açıklamaya çalıştım ama anladılar mı, bilmiyorum.

Yağmur biraz yavaşlar gibi oldu. Bir emir geldi. Kapanış seremonisi gecikmeli de olsa icra edilecek… Yağmur altında stada koştuk… Meğer bizden önce merasim başlamış, ülke flamaları resmi geçit alanından arkaları boş geçmişler… Geriye kala kala Peru flaması kalmış… Bütün takımlar Peru flamasının arkasında şeref tribününü selamladık… Selamlamadan sonra Macar takımından Monus “Hepimiz Peru’luyuz” deyince, kahkahayı bastık.

Ortaya büyükçe bir şeref kürsüsü koymuşlar… Oraya Çin Eyaletlerinden gelenleri sıraladılar. Birinci ve ikincilik Çin takımlarına verilmiş. Üçüncülüğü de Uruguay ve Polonya takımları almış. Bu arada Yunan takımına da bir heykelcik verilmiş ama üzerinde ne için verildiğine dair bir yazı yoktu. Diğer takımlara hiçbir şey verilmedi. Hiç olmazsa “Katılım Belgesi” filan gibi uyduruk bir şey verilse, kimse bir zarar görmezdi. Kapanış seremonisi de, açılış seremonisi gibi özenle hazırlanmıştı. Zevkle seyrettik.

Törenden sonra, Shan Dong’lu delikanlıya tirkeşi teslim ettim. Vazgeçmediğime çok sevindi. Yine bir çok kişi bizlerle hatıra fotoğrafı çektirdi. Tüm yorgunluğumuza rağmen “cheese” demeye gayret ettik…
Otobüste Peter’a “Kupalar nerede?” diye sordum.

-Evde, dedi.
-Senin evde kupa çok tabii, rahatsın. Bizim evde kupa yok, biz ne yapalım?
-Sen de satın al, demez mi… Herkes bastı kahkahayı…

Yorgun argın döndük otele… Otelin önünde rehberimiz artık görevinin sona erdiğini, yarın Cuma namazı için Xining’e gitmemize izin verildiğini; sabah saat 10.00’da başka bir ekibin bizi alıp Xining’e götüreceğini ve akşam da hava alanına bırakacağını tebliğ etti. Çok resmi bir vedalaşma oldu. Bu sahneyi uzun zaman unutabileceğimi sanmıyorum…

Duş alıp biraz dinleneyim derken akşam yemeğini kaçırmışız… Zaten bir şey yediğimiz de yok ki… Varalım, Müslüman lokantasına, iyice bir karnımızı doyuralım bari… Kenan’la geze geze ilk geldiğimiz akşamki Müslüman lokantasına gittik. Lokantada karnımızı doyururken Çin’in diğer eyaletlerinden gelen okçular bizi tanıdılar. Masaları birleştirip, sohbeti koyulttuk. Ortam iyi… Çinli okçular başka otelde kaldıklarından onlarla kaynaşma fırsatı bulamamıştık. Vaktiniz varsa, ben size bağlamayı da tanıtayım, dedim. Çok memnun oluruz, dediler. Otelden bağlamayı alıp, gelmem lazım. Tam o sıra, otel görevlilerinden birisi yanımızda peydahlandı. Bizi geçerken görmüş de, bakayım demiş… Otele gideceksen arabamla götüreyim, dedi. Valla, çok hora geçer… Bindik arabaya… Giderken bunun telefonu çaldı. Biraz konuştuktan sonra “seni istiyor” diye, telefonu bana uzattı. Beni, kim niye arasın… Telefonu aldım. Karşıdaki Türkçe bir şeyler söylemeye çalışıyor… Bu olsa olsa Davut’tur, dedim. Ta kendisiymiş. Otelde bekliyorum, dedi. Otele vardık, ara ara Davut yok meydanda… Neyse, ben odadan bağlamayı alıp aşağı indim. Lobideki Alman, Yunan ve Polonya’lılar bize bağlama çalar mısın, diye ricada bulundular. Durumu anlattım gece 24.00’te gelirim, dedim. Olmaz dediler… Gece 23.00’te gelmeye sulh olduk… Bir taksiyle lokantaya döndüm. Önce dışarıda biraz çaldık ama çok gürültü var. İçeride bir odaya geçtik… Kısa bir süre sonra kapı açıldı. Kim olsa iyi… Davut. Biraz da Davut’la çaldık söyledik… Lokantadaki programı kısa kesip otele döndük. Kafama takıldı. “Yav Davut, sen bizi orada nasıl buldun?”

Davut’un kulakları duymuyor. Yarın bizi Xining’e götürecek ekipte o da varmış…

Geç vakte kadar yine bağlama faslı yaptık. Yunan takımı bol bol zeybek isteğinde bulundu. Elimden geldiğince, istekleri yerine getirmeğe çalıştım. Cuma sabahı Xining heyecanı ile uyandık. Yumurta ve kahveden ibaret kahvaltımızı yaptık. Gidenlere güle güle, kalanlara Allahaısmarladık deyip, düştük Xining yoluna…

Xining’te bizi Hoca Ma ile kumaş ticareti yapan İdir karşıladı. İdir de Salur Türklerinden ve bir fuar nedeniyle bir hafta İstanbul’da bulunmuş, Türkçesi oldukça iyi bir arkadaş… Hemen camiye gittik. İlk olarak 13.yy’da inşa edilen ve zaman içerisinde yapılan eklemelerle büyük bir külliye halini almış olan camiin her yerini gezdik. Cuma vaktine iki buçuk saat olmasına rağmen içeride hatırı sayılır miktarda cemaat vardı. Caminin enformasyon görevlisi ile tanıştık. “Bugün 10 tümen (100.000) cemaat bekliyoruz” dedi. Daha önceki bayram namazlarında çekilmiş fotoğrafları gösterdi.

Madem bu kadar kalabalık olacak, bari şimdiden abdestlerimizi alalım, dedik. Önce tuvalet tarafına gittik. Kenan baktı, “aynı sistem” dedi. Yani, tuvalette su yok, taharetlenme de yok. Abdest alma bölümüne girince elimize birer ibrik verdiler. Önce taharetlenmeliymişiz. Duvarın dibine doğru sıra sıra taharet kabinleri var. Yav bize gerekmez dediysek de, bu taharetlenme işi krize dönüştü. İlla önce taharet yapılacak, sonra abdest alınacak.

Kenan ibriği aldı, kabinlerden birisine girdi, kriz de böylelikle atlatıldı. Artık, bana ısrar etmediler… Abdestlerimizi aldık. Daha namaz vaktine epey var. Oradan bir yer ayırtıp, başına da bir arkadaş bıraktılar ki, geldiğimizde yerimiz hazır olsun. Cami mimarisinde tipik Emevi etkisi görülüyor. Cemaatin giyim kuşamında da Arap etkisi açıkça fark ediliyor.

Kaldırımlar köylerinin, kasabalarının mescitleri için yardım toplayanlarla dolu. Bunlarda birisine 20 yuan yardımda bulunduk. Kendi hesabına çalışan dilenci de gayet bol… Namaz vaktine kadar şehri gezelim, dediler. Gezdik… Yöresel ürünler satılan bir iş merkezine girdik. Dükkanlardan birisinde, ne görsek beğenirsiniz. Bizim aşil tendonları kurutmuşlar, satıyorlar. Hem de uzun uzun geyik tendonu… Ne işe yarar bu, diye sorduk. Yemek yapılıyormuş. Fiyatı da epey pahalıydı. Bir başka dükkanda, Tibet yaban öküzlerinin boynuzları satılıyordu, uzun uzun… Yay için deneyen oldu mu, bilmiyorum ama fiyatı 400 TL’den fazlaydı. Antika ürünler satan bir dükkanda da 17. yy’dan kalma bir miğfer gördük. 3000 USD istiyordu ama fotoğraf çektirmemize ses çıkarmadı.

Ezan vakti yaklaştı. Camiye geri dönme zamanı… Camiye 100 metre kala tüm yollar, kaldırımlar dolmuş, nereye baksan beyaz takke… Aralardan sıyrıla sıyrıla bizim için ayrılan yere vasıl olduk. Bizim geldiğimiz kısa zamanda yayılmış olmalı ki, biz geçerken arkamızdan “Türki, Türki” seslerini duyabiliyorduk. Namaza başlamadan önce cenaze namazı kılındı. Bu iyi bir adet, dedik… Açık havada kılınacak diye bir mecburiyet yok zaten.
Arkasından sekiz rekat namaz kılındı. Hutbeden sonra iki rekat Cuma namazı kılındı. Ardından “Peşin namaz” dedikleri, yine sekiz rekatlık bir namaz kılındı. Allah sevabını bol yaza…

Namazdan sonra, vatani görevini tamamlamış asker kadar hafiflemiştim. Seferi olduğumuzdan bizi bir Müslüman lokantasına götürdüler. Kenan’ın asıl mesleği kebapçılık olduğundan, yemekleri Kenan hazırladı. Günlerdir tuzlu bir yemek yemediğimizden adım başı tansiyonum düşer olmuştu. Bir avuç tuz istedim. Etleri tuzlaya tuzlaya götürdük ki, tadı hala damağımda… Güzel bir yemek oldu.

Yemekten sonra, bir otele götürdüler bizi… Adını okuyunca şaşakaldık. Aynen “KARAMANOĞLU YATAKXANA” yazılıydı. Sahipleriyle tanıştık. Otelin içinde, eski bir kaynaktan alınma Salur Savaşçısı tablosu var… Hemen Davut’a döndüm. “Gelecek yıl ki Qinghai festivaline bu kıyafetin aynısını yaptırıp katılacaksın. Fotoğraflarını da bana göndereceksin” diye sert bir komut verdim. Emir yerine gelecek mi,göreceğiz…

Xining’e hakim bir tepede, bizim Atakule’ye benzer bir kule var. O tepeye çıktık. Fotoğraf faslından sonra, bağlamayı çıkarıp bir fasıl da o tepede geçtik. İdir, Uzun İnce Bir Yoldayım türküsünü istedi. Birlikte söyledik… Çok duygulu anlardı. O sırada Hakkı aradı. Pazar günü TCDD heyetini Çin Seddi’ne götürecekmiş. “Siz de katılmayı düşünür müsünüz?” diye soruyor. Düşünmeye ne hacet, direk geliyoruz.

Artık veda zamanı… Salur kardeşlerimizle o tepede vedalaştık. Bizi hava alanına Hoca Ma ile Çinli şoför bıraktı. İçten duygularla sarılıp, vedalaştık…

Pekin’deki otel odasına yerleştiğimizde yorgun ve bitkindik. Uyandığımızda vakit öğleyi geçmişti. Günlerdir çay içmemiştik. Güzel bir çay demledik. İlaç gibi geldi. Epeyce dinlendikten sonra, bütün turistler gibi biz de kendimizi ünlü Tiananmen meydanına attık. Bu meydana gidip resim çektirmeyen Pekin’e gitmiş sayılmıyor.

Pazar günü öğle saatlerinde Hakkı ve üç kişilik TCDD heyetiyle Çin Seddi’ine doğru yola koyulduk. Bir çok eş dost “Çin Seddi’nde ok atmadan gelme !” diye tembih ettiğinden malzemelerimizi de aldık yanımıza… İzin almaya kalksak, herkes bir üstüne soracak; kimbilir neler yumurtlayacaklar. Giriş notasında, malzemeleri arkadaşlara dağıttık ve aralıklı geçiş yaparak tereyağından kıl çeker gibi surlara ulaştık. Seddin üzeri turist dolu… Kimi tırmanıyor, kimi iniyor… Tepeden tepeye uzanan bu yapıyı herkes hayranlıkla izliyor, fotoğraf çekiyor…

Önümüze ilk gelen kulede tarihi kıyafetlerimizi giyip, yaylarımızı kurduk. İlk fotoğraf için yaylarımızı gerdiğimizde, TCDD heyeti bizi coşkuyla alkışladı. Bu dakikadan sonra hem tırmandık, hem de bolca resim çektirdik.
Surlar öylesine dik çıkıyor ki, turistler tutunsun diye demir korkuluklar yapmışlar. “Vara dünyaya bin yıl önce gelip, askerliğimi burada yapsam, yanmıştım…” demekten kendimi alamadım. Turistler bizimle hatıra fotoğrafı çektirmek için sıraya girdiler neredeyse… Yorucu bir yürüyüşten sonra en yüksek kuleye kadar çıktık ve bu müthiş manzaraya karşı yaylarımızı çekerek, bu surlara karşı cenk etmiş olan atalarımızın ruhlarına dualar gönderdik… 06.08.2012